Hak edilmemiş alkış, sahte para gibidir. Toplayana er geç zarar













 



Adam gibi dost

Vücudunun sağ yanına felç geldiği için konuşma yetisini yitiren hastamız ile biraz işaret biraz da bakışarak anlaşıyorlardı. Odalarında gün boyu gürültülü bir sessizlik yaşanıyordu. Refakatçi beyefendi akşamüstü hastamızın yanına gelip gece boyu kalıyor, sabahları gözden kayboluyordu.
Hastamız ise hayli huzursuzdu. Bazı günler refakatçisi ile işaret ve bakışlarıyla tartıştığını, hatta onu sessizce azarladığını, beyefendinin ise tüm bu azarları sakinlikle karşılayıp sesini çıkarmadığını görüyorduk. Bir gün hastamızın altının bezlenmesi sırasında itişip tartıştıklarını "Sen ne dersen de gitmeyeceğim. Kızsan da seni bir daha terk etmeyeceğim" dediğini aktarmıştı hasta bakıcımız.
O akşamüstü hastamızın refakatçisi elinde torbalarla doktor odasını gelip utana sıkıla yardım rica etti. Yıkayıp kuruttuğu çarşaf ve nevresimleri ütületememişti. Kendinin de hastamız gibi yalnız yaşadığını, temizlikçisinin gelmemesi yüzünden o gün ütületemediğini hastanenin çamaşırhanesinde ütületmek için yardım istediğini anlattı.
Dahası hastamızın hayli titiz biri olduğunu, kendi nevresim ve çarşaf takımından başkasını istemeyeceğini, ütüsüz çarşaftan da rahatsızlık duyacağını söyleyip ricasını yineledi. İşler yolunda gitti. Çamaşırhane kapanmadan ütületmeyi başarmış akşam olmadan yatak takımlarını değiştirtmiştik.
O akşam hastaları gezerken vazodaki nergisler sayesinde odalarının çok güzel koktuğunu fark ettim. Nergislerin yanına gidip kokladım. Hastamız ve refakatçisi bana baktılar. Refakat eden bey hastamızın saçını okşayıp "Doktor bey, felç geçiren hastalarda koku duyusuna bir şey olmaz demişlerdi. Bizim ki nergisi çok sever, kokusunu doya doya içine çeksin diye tazesinden alıp geldim, iki dal da size vereyim odanıza koyarsınız" dedi. Hastamız da gözlerini açıp kapayarak söylenenleri onayladı.
Başucunda durup dosyayı incelemeye başladım. Bir ara elimi hastamızın omzuna koyup "eski dost olmalısınız. Gördüğüm kadarıyla hayli vefalı bir arkadaşınız var" dediğimde hastamızın yüzü ekşidi. Kafasını çevirdi. Konuşamıyordu ama kederlenmişti. Gözünde bir damla yaş belirir gibi oldu. Diğeri yanıma geldi.
-Çocukluk arkadaşıyız. Birlikte büyüdük. Liseyi bitirene kadar birlikte okuduk. Kan kardeş olmadık, hani bu günküler gibi kanka filan değiliz ama adam gibi dostuz. Biri birimize çok hakkımız geçmiştir.
-Arkadaşınız pek öyle düşünmüyor gibi.

-Sorma doktor bey. Hep benim eşekliğim. O kadar güvenmiştik ki biri birimize ortak iş kurmaya kalktık. Keşke hiç yapmasaydık.
-Ne oldu iflas mı ettiniz?

-Keşke öyle olsaydı. Batsaydı da uzaklaştırmasaydı bizi biri birimizden. İşler iyi gitti. İyi kazandık. O memur çocuğu ben esnaf çocuğuydum. O kazandığımızı yeterli görüp gezip tozup eğlenmek hayatın tadını çıkarmak istedi. Bense kazandıkça daha çok kazanmak istedim. İşi büyütelim derken anlaşamadık. İşi ben devraldım. Bunca yılın arkadaşlığı da orada bitiverdi. Yollarımız ayrıldı.
-Yani küstünüz mü?

Bir süre sustu. Arkadaşı ile göz göze geldiğinde başını önüne eğdi.
-Doktor bey, dostluklar nasıl biter bilir misin? Ya sen dostunun üzerini çizer karalar çıkarırsın hayatından, ya da dostun senin üzerini karalar. Eşekliği yapan ben oldum. Ona fırsat bırakmadan döndüm arkamı gittim. Onun gözünde kendi üzerimi karaladım. O yine dönüp iki laf bile etmedi bana. Kendimi o kadar haklı görüyordum ki, yitirdiğimin ne olduğunu bile anlamadım.
-Peki işi büyütebildiniz mi?

-Büyüttüm elbet. İyi de kazandım. Yalnız başına çok iyi yerlere geldim. Yükseldikçe zenginleştikçe yalnızlığım daha da arttı. Ailem de katlanamadı bana, ayrıldık. Para her şeyi çözer, sorunları giderir zannediyordum. Eskiden paramız yoktu 3 kuruş kazanır 1 kuruş için kavga ederdik, evde. Sonra zenginledik 1000 lira kazanıp bu kez 100 lira için aynı kavgayı yapar olduk. Paranın çokluğu hiç bir şeyi çözmedi.
Hastamız konuşulanları dinleyip kafasını salladı. Önce bana sonra hastamıza baktı.
-Bu benim hayattaki tek dostumdu. Birkaç kez yanına gidip af dilemek istedim kabul etmedi. Af dileyecek bir şey yok sen kendi üzerini kendin karaladın, benim yapabileceğim bir şey yok diyerek döndü gitti.
-Ayrıldıktan sonra onun işleri nasıl gitti?

-O da evlendi ama hanımını genç yaşta kaybetti. Çocuğu da olmadı. Gitti bir sahil kasabasına yerleşti. Uzun süre haber alamadım. Sanırım yaşamak istediği gibi sakin mütevazı bir hayat sürdürdü. Benim gibi paraya tamah edip esiri de olmadı. Beni de onun için unutmak istedi sanırım.
Bu sözler üzerine hastamız sol elini uzatıp arkadaşının elini tutmaya çabaladı. Bizimki uzanan eli tutup “biliyorum beni affetmeyeceksin ama olsun yine de yanından ayrılmayacağım” dedi. Sonra bana dönüp “Dedim ya arkadaşımın gözünde üzerimi karalayan bendim. Ne kadar silersem sileyim izi yine de kalacak biliyorum. Ama o hayattaki tek dostum. Onu bu halde bırakıp gidersem kendimi hiç yaşamamış gibi hissedeceğim, onun için yanındayım. Uzun süre refakatçi olarak bile kabul etmedi yanına ama gördünüz pes etmedim. Gücüm yettiğince gözünün önünde olacağım. Gün gelir belki bir şeyler değişir diye bekleyeceğim” dedi.
Hastamızın gözünden iki damla yaş süzüldüğünü gördüm. İzin isteyip odadan çıktım. Geride ise açık bıraktığım kapıdan koridora yayılan nergis kokusu kaldı. Günlerin uzamaya başladığı bahar aylarındaydık. Ancak akşamın karanlığı sanki o gün daha erken çökmüştü ortalığa.
Dr. Mehmet Uhri


DEĞERİNİ BİLMEK

Vaktiyle ergin bir hoca, yıllarca yanında yetiştirdiği öğrencisini imtihan etmek ister. Onun eline iri bir pırlanta verip: "Oğlum" der "Bunu al, önüne gelen esnafa göster, kaç para verdiklerini sor, en sonra da kuyumcuya göster. Hiç kimseye satmadan sadece fiyatlarını ve ne dediklerini öğren, gel bana bildir.

 
 " Öğrenci elinde pırlanta bir bakkal dükkanına girer ve "Şunu alır mısınız?" diye sorar . Bakkal parlak bir boncuğa benzettiği mücevheri alır; elinde evirir çevirir; sonra: "Buna bir tek lira veririm. Bizim çocuk oynasın" der. Öğrenci teşekkür edip çıkar. 

Bir manifaturacıya gider. O da parlak bir taşa benzettiği mücevhere ancak bir beş lira vermeye razı olur. Üçüncü olarak semerciye gidir: Buna ne verirsiniz?" diye sorar Semerci şöyle bir bakar, "Bu der "benim semerlere iyi süs olur. Bundan "kaş dediğimiz süslerden yaparım. Buna bir on lira veririm."
 
Öğrenci en son olarak kuyumcuya gider. Kuyumcu mücevheri görünce yerinden fırlar. "Bu kadar büyük pırlantıya nereden buldun?" diye hayretle bağırır ve hemen ilâve eder. "Buna kaç lira istiyorsun?"  Öğrenci sorar: Siz ne veriyorsunuz?" "Ne istiyorsan veririm." Öğrenci, "Hayır veremem." diye taşı almak için uzanınca kuyumcu yalvarmaya başlar:

Ne olur bunu bana sat.

Dükkânımı, evimi, hatta arsalarımı vereyim."  Öğrenci emanet olduğunu, satmaya yetkili olmadığını, ancak fiyat öğrenmesini istediklerini anlatıncaya kadar bir hayli dil döker.

Hocasının yanına dönen  öğrenci büyük bir şaşkınlık içinde macerasını anlatır.
Hoca sorar: "Bundan ne anladın?"

Öğrencinin verdiği cevap çok doğrudur:
 
 "Bir şey ancak değerini bilenin yanında kıymetlidir.!"



Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !